Saat Kulesinin İçindeki Zaman Gezgini
Zaman, büyüklerin her zaman peşinden koştuğu, çocukların ise oyun oynarken nereye kaybolduğunu bir türlü anlamadığı gizemli bir nehir gibidir. Tik-tak, tik-tak... Zaman Kasabası’nın tam merkezinde, gökyüzüne doğru uzanan devasa taş bir saat kulesi vardı. Bu kule o kadar eskiydi ki, üzerindeki sarmaşıklar bile zamanın geçişine dayanamayıp sararmış, sonra yeniden yeşermişti. Kasaba halkı saatlerini hep bu kuleye bakarak ayarlar, işlerine onun kalın sesiyle başlarlardı. Ancak kimse bu kulenin en tepesinde, devasa yelkovan ve akrebin hemen arkasında ne olduğunu bilmezdi. On bir yaşındaki Maya hariç.Maya, cebinde her zaman eski saat vidaları, küçük çarklar ve renkli kurdeleler taşıyan, tamirciliğe meraklı bir kız çocuğuydu. Saçlarını her sabah iki yandan toplar, büyük gözlüklerini burnunun üzerine yerleştirir ve babasının saatçi dükkanındaki bozuk saatleri tamir etmeye çalışırdı. Maya için dünyadaki en güzel ses, susmuş bir saatin yeniden çalışmaya başlarken çıkardığı o ilk "tık" sesiydi.
Gizli Merdivenler ve Altın Dişliler
Büyük saat kulesi, bir süredir garip davranıyordu. Bazen yelkovan hızla dönüyor, bir saatlik zaman beş dakikada geçiveriyordu; bazen de akrep olduğu yerde çakılı kalıyor, öğle vakti bir türlü bitmek bilmiyordu. Kasaba halkı "Saat yaşlandı, artık paslanıyor" diyerek söyleniyordu. Maya ise kulenin içinde bir şeylerin ters gittiğini, bir dişlinin yardıma ihtiyacı olduğunu hissediyordu.Bir akşamüstü, kasaba meydanı tamamen boşaldığında, Maya elinde küçük alet çantasıyla kulenin ağır ahşap kapısının önüne geldi. Kapı normalde kilitli olurdu ama bu sefer hafifçe aralık kalmıştı, sanki içerideki zaman onu içeri çağırıyordu. Maya derin bir nefes aldı ve kapıyı iterek içeri süzüldü.
İçerisi düşündüğünden çok daha büyüktü. Yukarıya doğru spiral şeklinde uzanan ahşap merdivenlerin etrafı, havada uçuşan altın rengi toz taneleriyle doluydu. Havada esen rüzgar, sanki geçmiş yılların kokusunu taşıyordu; eski kitaplar, kurumuş yapraklar ve taze kahve kokusu... Maya basamakları tek tek tırmanmaya başladı. Yukarı çıktıkça, kulenin kalbinden gelen o devasa "GONG... TİK-TAK..." sesleri tüm vücudunu titretiyordu.
Zamanın Bekçisi: Kronos
Merdivenlerin sonuna geldiğinde, Maya kendini devasa bir çark mekanizmasının ortasında buldu. Odadaki dişliler o kadar büyüktü ki, her biri birer ev çatısı kadardı. Pirinç, bakır ve altından yapılmış çarklar birbirine sürtünerek muhteşem bir melodiyle dönüyordu. Ancak tam ortada, ana motorun üzerinde duran garip bir figür vardı.Bu, sırtında saat zembereklerinden yapılmış kanatları olan, üzerinde ise rakamlarla süslenmiş pelerin taşıyan küçük bir çocuktu. Saçları gümüş rengindeydi ve gözleri tıpkı bir saatin içi gibi sürekli dönen küçük halkalardan oluşuyordu. Elinde kocaman bir somun anahtarı tutuyor ama ağlamaklı bir yüzle en büyük dişliye bakıyordu.
"Merhaba?" dedi Maya, alet çantasını hafifçe yere bırakarak.
Kanatlı çocuk irkilerek arkasına döndü. "Bir insan mı? Buraya gelemezsin! Zamanı karıştıracaksın! Zaten her şey birbirine girdi!" diye bağırdı telaffuz ettiği her kelimede ağzından küçük kum taneleri dökülerek.
"Ben Maya," dedi genç kaşif sakin bir sesle. "Kulenin düzgün çalışmadığını fark ettim ve yardım etmeye geldim. Sen kimsin?"
"Ben Kronos," dedi gümüş saçlı çocuk, omuzlarını düşürerek. "Zamanın Bekçisiyim. Bu kule dünyadaki tüm zamanın akışını dengeler. Ama dün gece... Dün gece çok büyük bir hata yaptım. Zaman Kuşu’nun yuvasından düşen parıltılı bir zaman kristalini ana çarkın arasına düşürdüm. Şimdi mekanizma sıkıştı! Zaman bazen donuyor, bazen de çılgınlar gibi ileri fırlıyor. Eğer bu kristali oradan çıkaramazsak, yarın sabah kasabada güneş hiç doğmayabilir, zaman tamamen durabilir!"
Mekanik Labirentte Tehlikeli Görev
Maya, Kronos’un işaret ettiği devasa ana çarka doğru ilerledi. Gerçekten de, iki dev pirinç dişlinin tam birleştiği yerde, elmas gibi parıldayan, mavi ışıklar saçan küçük bir kristal sıkışıp kalmıştı. Dişliler kristali ezmeye çalışıyor, kristal ise direniyor, bu yüzden tüm mekanizma zangır zangır titriyordu."Onu oradan çekip alamaz mıyız?" diye sordu Maya.
"Çok tehlikeli," diye yanıtladı Kronos. "Çarklar her an harekete geçebilir. Eğer elini oraya sıkıştırırsan, geçmişte ya da gelecekte sıkışıp kalabilirsin. Zaman çok tehlikeli bir oyuncaktır."
Maya gözlüklerini burnunun üzerine iyice oturttu. "Ben bir saatçinin kızıyım," dedi gururla. "Hangi dişlinin ne zaman duracağını iyi bilirim."
Alet çantasını açtı ve içinden en uzun kargaburun mensesini çıkardı. Çarkların hareket ritmini incelemeye başladı. Tik... Tak... Kristal tam "Tak" sesinde sıkışıyor, "Tik" sesinde ise milimetrik bir boşluk kalıyordu. Maya’nın o boşluk anını yakalaması gerekiyordu.
"Kronos," dedi Maya. "Ben kristale uzandığımda, sen şu yandaki küçük kolu çekerek sarkaç mekanizmasını sadece bir saniyeliğine durdurabilir misin?"
Kronos endişeyle kanatlarını çırptı. "Bir saniyeliğine zamanı durdurmak... Bu tüm dünyada bir saniyelik bir sessizlik yaratır. Ama deneyeceğim!"
Zamanın Durduğu O Bir Saniye
Kronos büyük bir gayretle bakır kola doğru uçtu ve tüm vücut ağırlığıyla kolun üzerine asıldı. Kulenin içindeki devasa "Tik-Tak" sesi bir anda kesildi. Etraftaki altın tozları havada asılı kaldı. Maya’nın kalbi bile o an atmayı bırakmış gibiydi. Dünyadaki her şey, esen rüzgar, uçan kuşlar, akan sular bir saniyeliğine donmuştu.Maya tam o anda ileri doğru atıldı. Uzun aletini dişlilerin arasındaki mavi kristale doğru uzattı. Kristali sımsıkı kavradı ve kendine doğru çekti.
"Çıktı!" diye bağırdı Maya.
Tam o anda Kronos’un gücü tükendi ve bakır kolu serbest bıraktı. "TAK!" diye büyük bir gürültüyle çarklar yeniden dönmeye başladı. Rüzgar esti, tozlar uçuştu, zaman yeniden akmaya başladı. Maya elindeki mavi parıltılı kristalle birlikte geriye doğru savruldu ve ahşap zemine düştü. Ama kristal elindeydi ve güvendeydi.
Ana çark, kristalin aradan çıkmasıyla birlikte büyük bir rahatlama sesi çıkardı ve pürüzsüz, mükemmel bir ritimle dönmeye başladı: Tik-tak, tik-tak, tik-tak... Kulenin sesi hiç olmadığı kadar net ve huzurlu geliyordu artık.
Yarının Getirdiği Hediye
Kronos sevinçle Maya’nın etrafında dönerek uçtu. Kanatlarından dökülen saat zembereği parıltıları Maya'nın kıvırcık saçlarına konuyordu. "Başardın Maya! Zamanı kurtardın! Artık kasabanızda yarın normal bir şekilde başlayacak," dedi neşeyle.Maya elindeki kristali Kronos’a uzattı. "Bu kristali ne yapacaksın?" diye sordu.
"Onu Zaman Kuşu’nun yuvasına geri koyacağım. O, geleceğin günlerini örmek için bu kristallerin ışığını kullanır," dedi Kronos kristali nazikçe alarak. Sonra pelerinden küçük, altın bir cep saati çıkardı ve Maya’ya uzattı. Bu saatin akrep ve yelkovanı yoktu; içinde küçük bir yıldız parıltısı dönüyordu.
"Bu saatin üzerinde zaman yazmaz," dedi Kronos gülümseyerek. "Ne zaman oyun oynarken zamanın çok hızlı geçtiğini hissedersen ya da sıkıcı bir anda zaman geçmek bilmezse, bu saate bak. O sana anın tadını çıkarman gerektiğini hatırlatacak. Çünkü en değerli zaman, tam şu an içinde bulunduğun zamandır."
Maya hediyeyi aldı ve boynuna astı. Saat göğsünün üzerinde sıcacık bir his bırakmıştı. Kronos’a veda ederek spiral merdivenlerden aşağıya, kendi dünyasına doğru inmeye başladı.
Kule kapısından dışarı çıktığında akşam ezanı okunuyordu ve gökyüzü muhteşem bir morluğa bürünmüştü. Maya meydandaki bankta oturan babasının yanına koştu. Babası saatine baktı ve "Ah Maya, zaman ne kadar da çabuk geçmiş, eve dönme vakti" dedi. Maya boynundaki yelkofansız saate dokundu ve gülümsedi. Zaman belki hızlı akıyordu ama Maya artık zamanın arkasındaki o küçük gümüş saçlı dostunu ve zamanın her saniyesinin ne kadar büyük bir mucize olduğunu çok iyi biliyordu.